Zihin Okulu
Zihin Okulu

Parapsikoloji - Telekinezi - Astral Seyahat - Telepati - Meditasyon...
 
AnasayfaAnasayfa  AramaArama  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 PARANORMAL OLAYLAR..

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
NiKoLa TeSlAa

avatar

Mesaj Sayısı : 11
Kayıt tarihi : 05/04/11
Yaş : 21
Nerden : BANDIRMA

MesajKonu: PARANORMAL OLAYLAR..   Salı Nis. 05, 2011 9:02 pm

MEVLANA'NIN MEZAR ODASINA GİRMEYE KALKANLARIN BAŞLARINA KORKUNÇ OLAYLAR GELİYOR!

Mevlana'nın kabrinin altınaki 'mezar odası'na 700 yılda sadece bir kişi girebildi. O da 7 yaşındaki bir kız çocuğuydu. Çocuğun dili tutuldu ve bir daha konuşamadı. O küçük çocuğun ne gördüğü bir sır olarak kaldı. Ondan sonra girmeyi düşünenleri bile korkunç felaketler bekliyordu. İşte, Mevlana'nın esrarengiz sırrı...

25 Nisan 2004 Pazar 11:32
ERTUĞRUL ÖZKÖK/ HÜRRİYET

MEZAR ODASININ SIRRI

O müzenin kapısından içeri girerken, karşıma 'Da Vinci şifresi' gibi esrarengiz bir hikáyenin çıkacağını bilmiyordum.
Bu, bir sanduka ve onun altındaki mezarın hikáyesi.
Ama öyle basit bir hikáye değil.
Hikáye 13'üncü yüzyılda başlıyor ve 1930'da esrarengiz bir aile trajedisine kadar uzanıyor.
Hikáye beni çok etkiledi.
Sizi de etkileyeceğini tahmin ediyorum.

SAF TUTMUŞ SANDUKALAR ARASINDA

Geçen salı günüydü.
Hayatımda ilk defa Konya'ya gitmiştim.
Konya'da Mevlana Müzesi'nin kapısından ilk adımımı attığımda, belki de sadece benim hissettiğim mistik bir rüzgár esti ve beni içine alıp ***ürdü.
Hayatımda hiçbir mekán daha ilk anda beni bu kadar etkilememişti.
İçerden çok hafif bir ney müziği geliyordu.
Sağ tarafta, sanki saf tutmuş sandukaları görüyordum.
Yanımda Mevlana Müzesi Müdür Yardımcısı Dr. Naci Bakırcı vardı.
Mevlana'nın sandukasının önüne gelinceye kadar, mistik bir turistten farklı değildim.
Ancak o sandukanın önünde Dr. Bakırcı'nın anlattığı o müthiş hikáye başladı.
Daha doğrusu, o sandukanın altındaki 'mezar odasının sırrı'...

500 METREYİ SEKİZ SAATTE ALAN CENAZE

Nefesimi kestim ve onu dinledim.
İşte ondan dinlediklerim.
Anlatıldığına göre her şey 1273'te Konya'da kaldırılan bir cenazeden sonra başladı.
Mevlana Celaleddin-i Rumi, 17 Aralık 1273 günü vefat ediyor.
Cenazesine yüzbinlerce insan katılmış. Naaşı, İplikçi Camii'nden, 500 metre ilerdeki bu türbeye 8 saatte getirilebilmiş.
Müslümanlar Mevlana'nın naaşını defnedebilmek için gayrimüslimlerin cenaze cemaatinden çıkmasını istemiş. Ancak onlar, 'Bize İsa'yı da Musa'yı da Mevlana öğretti' diyerek bunu reddetmişler.
Mevlana'nın kabrinin altına bir 'mezar odası' bulunuyor.

MEZAR ODASINA 700 YILDA 1 KİŞİ İNDİ

Eski Türklerde mezarların altına Farsça 'zir-i zemin' yani 'zeminin altı' denilen bir mezar odası yapılırmış.
Mevlana'nın naaşı da böyle 4 metrelik bir mezar odasına konmuş.
Ancak o tarihten bu yana mezar odasına kimse inmemiş.
Sadece bir kişi hariç.
Rivayete göre Sultan Dördüncü Murad, Mevlana'nın türbesini ziyarete geldiğinde, mezar odasının içinde ne olduğunu çok merak etmiş ve bu odaya girmek istemiş.
Ancak dönemin Mevlevi büyükleri, buna kesinlikle karşı çıkmış ve girmesini engellemişler.
Bunun üzerine Sultan, elindeki tespihi, ağzı açık odanın içine atmış.
Veya düşürmüş.
Bu tespihi almak üzere 7 yaşında bir kız çocuğu mezar odasına indirilmiş.
Bilinen tek şey, odanın iki tarafından aşağı doğru merdivenlerin indiğiymiş.
Kız çocuğu mezara inip çıktıktan sonra dili tutulmuş.
Dr. Naci Bakırcı, 'Çocuğun dilinin neden tutulduğu hálá bilinmiyor' diyor.

KÜÇÜK KIZ MEZAR ODASINDA NE GÖRMÜŞTÜ

İşte bu olaydan sonra 'mezar odasının sırrı' iyice merak edilmeye başlanmış.
Acaba kız çocuğu orada ne görmüştü de dili tutulmuştu?
Bir iddiaya göre, oda çok karanlık olduğu için çocuk çok korkmuş ve geçirdiği travmadan dolayı dili tutulmuştu.
Ancak bir başka iddia daha var ki, o 'mezar odasının sırrını' daha da koyulaştırıyordu.
Selçuklu Türkleri o tarihte mumyalama tekniğini biliyorlarmış. Fatih Sultan Mehmed dahil 7 padişahın naaşı mumyalanmış.
Mevlana'nın naaşı da mumyalandığı için muhtemelen öyle duruyordu.
Kız çocuğu orada yatan Mevlana'yı görünce bu hale gelmiş olabilirdi.
Bu olay dönemin önde gelen Mevlevilerini harekete geçiriyor ve 1640 yılında mezar odasının ağzı tuğlayla örülüp üzeri kurşunla kaplanıyor.
O tarihten sonra mezar odasının ağzındaki kurşun hiçbir zaman kaldırılmadı.
Mezar odası, sırlarıyla birlikte belki de ebediyete kadar sessizliğe gömüldü.

1930'LU YILLARDA MÜZE MÜDÜRÜNÜN ODASINDA

Ancak odanın hikáyesi burada bitmiyor.
Aradan 300 yıl geçtikten sonra, Mısır'daki piramit sırlarına benzeyen bir dizi olay daha yaşanacaktı.
Bu olayın iki tanığı vardı.
Biri olayı yaşayan Yusuf Akyurt isimli biri.
Öteki de onun yaşadığını Murat Bardakçı'ya anlatan Abdülbaki Gölpınarlı Hoca.
1930'lu yılların güzel bir gününde, Mevlana Müzesi'nin Müdürü Yusuf Akyurt odasında tek başına otururken, aklına sandukanın altındaki mezar odası gelir.
İçinden 'Acaba şu odaya bir girsem de içinde ne olduğunu görsem' diye geçirir.
Ancak tepki çekeceğini düşündüğü için kararsızdır.

O AN KAPI ÇALINDI YAŞLI ADAM GİRDİ

Tam o esnada kapı çalınır ve içeri, müzenin yaşlı odacısı girer.
Bu yaşlı adam aslında, Mevlevi dedesidir. Cumhuriyetin ilanından sonra tekke ve zaviyeler kapandığı için müzeye çevrilen türbede odacı olarak çalışmayı kabul etmiştir.
Yaşlı Mevlevi dedesi saygılı bir şekilde içeri girer ve Yusuf Akyurt'un tüylerini diken diken eden şu cümleyi söyler:
'Sakın oraya inmeyi düşünmeyin...'
Ancak bu şaşkınlık, müdürü kararından vazgeçirmez. Mezara inmek üzere kurşunla kaplı kapağın önüne gelir.
Halıyı kaldırır. Tam kapağı açmak üzereyken, bir adam haykırarak içeri girer:
'Müdür bey, yetiş evin yanıyor...'
Yusuf Akyurt gelinceye kadar evi kül olmuştur.
İşte tam o sırada eline bir telgraf tutuşturulur.
Müze müdürü başka bir yere tayin edilmiştir.

KONYA-ANKARA YOLUNDAKİ KAZA

Konya-Ankara yolu o gün çok ıssızdı.
Gün batmış, alacakaranlık etrafa hákim olmaya başlamıştı.
Uzaktan gelen kamyonun farları, henüz tam karanlık hale gelmemiş ufukta cılız iki nokta gibi duruyordu.
Şoförün yanında kapıya dayanmış şekilde oturan çocuk kimbilir hangi hayallere dalmıştı.
Kamyon bir kavise girdiği sırada kapı aniden açılır ve çocuk alacakaranlığın içinde kaybolur.
Kamyon durup, içindeki iki adam kapıdan uçan çocuğa ulaştıklarında iş işten geçmiştir.
Çocuk öteki dünyaya göçmüştür.
Çocuğun başında duran ikinci adam, başı ellerinin arasında hüngür hüngür ağlamaktadır.
O adam, Konya'dan tayini çıkan Müze Müdürü Yusuf Akyurt'tur.
Kimine göre, mezar odasının sırrı, onu hálá takip etmektedir.



MEZARIN BAŞINDA SÖYLENEN SON SÖZLER

Yusuf Akyurt oğlunun cenazesini alıp Konya'ya döner. Cenaze töreninden sonra doğruca Mevlana Müzesi'ne gider ve sandukanın başında ellerini açıp haykırmaya başlar:
'Yetmedi mi? Affet artık...'
Bütün bunlar neydi? Efsane mi? Gerçek mi?
Küçük kızın dili niye tutulmuştu? Yaşlı odacı, müdürün kafasından geçen düşünceyi nasıl anlamıştı?
Bunların cevabı yok.
Ben bunları anlatan insanlardan dinledim.
Bildiğimiz tek şey var. Mezar odası 731 yıldan bu yana sırrını muhafaza ediyor.
Umarım bundan sonra da muhafaza etmeye devam eder.
Çünkü bilinmezliğin yarattığı bazı mistik duygulara ebediyen ihtiyacımız olacak.
Çünkü hepimizin içinde, sadece kendimize ait sırların saklandığı küçücük odalar var.
Üzerleri kurşunla kaplı küçücük odalar...

alıntı:GÖLGELERKİTABI.COM

Gezegenimiz neden ve nasıl yapıldığı belli olmayan garip cisimlerle dolu, bunlardan birisi ve belki de en garibi Londra'da British Museum'da duruyor. İnsanları çıldırttığı iddia olunan kafatasını yakından inceledik..

"..saf kuartz kristalinden yapılmış, gerek sahibesi, gerekse de birçok kişi bu cismin bilinmeyen bir uygarlıktan kaldığına inanıyorlar. Göz çukurlarındaki gizemli ışıltılar sanki gelecekten haber veriyor. Bu garip cismin adı "Kıyamet Günü Kafatası.."

Yolunuz bir gün Londra'ya düşerse, "Museum of Mankind"a yani "İnsanlık Müzesi"ne muhakkak uğrayın. Çünkü orada İnsanlık Müzesi'nin dünyanın en inanılmaz, en çarpıcı cismini, gizemini hala kimsenin çözemediği Kristal Kafatası'nı görebilirsiniz. Kristal Kafatası bizde meraklılar dışında fazla bilinmiyor ama herkes için paha biçilmez bir seyir oluşturmakta. Kafanız kadar bir kafatası düşünün yani gerçek boyutlarda ama saf kristalden yapılmış ve de 120 yıl kadar önce Güney Amerika'da bir maceraperest tarafından kazılarda bulunmuş. Üzerinde o kadar çok spekülasyon yapılmış ki, karşısına şöyle geçip bir baktığınızda tüyleriniz diken diken oluyor. Peki neden? Bir kere çok eski olduğu kesin ama bilinen hiçbir antik inanç biçiminde benzeri yok, kimlerin hangi amaçlarla kullandığı ve nasıl bir dinsel ritüelin parçası olduğu konusunda da bir bilgi bulunamıyor. Ama daha da ilginci kristalin bu şekilde işlenmesinin çok güç olduğu ve geçmişte yapılamayacağının bilinmesi. Öylesine çok söylenti var ki..

Dipsiz kuyuya yolculuk..

Kristal Kafatası'nın hastalıklara iyi geldiği, dileklere cevap verdiği, içine bakanların geleceklerini gördüklerini varsayan sürüsüne bereket söylenti var. Çıldıranların olduğu dahi söyleniyor. Bunların hepsi uydurma olabilir veya belki Kristal Kafatası geçmişte kaybolmuş karanlık bir tarikatın sembolüdür hatta kristallerin belli enerjiler yaydıklarını kabul edersek, ki bununla ilgili ciddi iddialar var, gerçekten garip etkileri oluşturduğu dahi düşünülebilir. Fakat kesin olan tek bir şey var, o da kafatasının inanılmaz biçimde etkili bir sanat eseri olduğu. Öylesine detaylı ki, üzerinde kemiklerin ek yerlerini dahi görebiliyorsunuz. Hele şöyle biraz dikkatle göz çukurlarının içine baktığınızda, sanki başınız dönüyor.. Buz gibi dipsiz bir kristal kuyuya tepe üstü düşer gibi oluyorsunuz. Hep söylenir, antikalar tehlikelidir, hele kimin, ne amaçla kullandığını bilmiyorsanız..

"Son yüzyılda bilinen en pahalı mücevher genç bir kadına aitti, siyah bir kadife kumaşın altında, gözlerden uzak saklanıyordu. Şimdi ise bir müzenin loş salonunda ziyaretçilerin gözleri önünde parıldıyor, ağırlığı 5.19 kg. Saf kuartz kristalinden yapılmış, gerek sahibesi, gerekse de birçok kişi bu cismin bilinmeyen bir uygarlıktan kaldığına inanıyorlar. Göz çukurlarındaki gizemli ışıltılar sanki gelecekten haber veriyor. Bu garip cismin adı "Kıyamet Günü Kafatası.."

Yukarıdaki sözcükler ünlü bilim adamı Arthur C. Clarke'nin "Gizemli Dünya" adlı TV dizisinden alınma. Şimdi gelin, bu garip şeyin geçmişine bir göz atalım. Kafatasının, ilk olarak İngiliz kaşif ve maceracı Albert M.. Hedges' e ait olduğu biliniyor. Hedges 1959'da öldüğünde kızı Anna Mitchell "Kıyamet Günü Kafatası"na sahip oldu. Anna, kafatasının Güney Amerika'da Mayalar'dan kalma Lubaantun adlı antik kentte bulunduğunu söylüyor ve ekliyordu; "..onu ilk gördüğümde içinde bir parıltı vardı, babama haber verdim, bana dikkatli olmamı söyledi sonra kafatasını korku ve saygıyla yerinden kaldırarak, üstünü örttü. Kafatasının bulunduğu Lubaantum adlı Maya Kenti'nin adının anlamı '"Düşen Taşların yeri". Arada bir bağlantı olmalı.."

Kaç yıllık olduğu anlaşılamıyor..

Anna'nın babası önceleri kafatasının bölgede yaşayan Maya kökenli yerlilere ait olduğunu sanmıştı, kazı yaparken önce kafatasının üst kısmını, üç ay sonra da altını yani alt çene bölümünü buldu. Yerlilere saygı duyuyordu ve buluntusunu onlara vermek istedi ama yerliler Hedges'e hediye ettiklerini söyleyerek almadılar. Aslında ataları olmalarına rağmen geçmişlerinden ürküyorlardı. Maya uygarlığının gizemi hala çözülmüş değil, geçmişlerinin MÖ 1500'lere ulaştığı biliniyorsa da, uygarlığın doruğuna ulaştıkları dönem MÖ 700-900 arasında. Yazıyı, matematiği, takvimi biliyorlardı ama sonra bir şey oldu. Hala nedeni bilinmeyen bir şey.. Mayalar birden yok oldular. Depremler, doğal afetler düşünüldü ama tek bir iz bulunamadı. Dış bir saldırı izi de yoktu, büyük bir savaşın izleri daima bulunurdu ama o da yoktu. Mayalar aniden yok olmuşlardı, öylesine ki tahıl depolarını, ev eşyalarını dahi öylece bırakıp gittiler. Ele geçen birkaç yazıt ise, gizemi çözemedi. Hedges, Mayaların sırrının ardında Kayıp Kıta Atlantis efsanesinin bulunduğuna inanıyordu.

"Kıyamet Günü Kafatası.." gerçekten de saf ve blok bir kuartz kristalinden yapılma. Hedges, onun 3600 yıllık olduğunu iddia ediyordu. Bu tarih büyük Mısır piramitlerinin yapıldığı dönemle çakışmakta. Olabilir mi? Çağdaş bir kristal uzmanı olan Frank Dorland, benzer bir kafatasının birkaç yıl evvel yapıldığını belirtiyor ama bunun ancak modern teknoloji ile mümkün olabildiğini de ekliyordu. Birçok uzman kafatasını inceledikten sonra bazıları 500 yıldan eski olduğu görüşünde birleştiler, diğerleri bir şey söylemekten kaçınıyorlardı. Ama 500 yıl doğruysa, Hedges'in söyledikleri yanlıştı zira Mayalar 500 yıl önce çoktan tarihe karışmışlardı. Ama Orta ve Güney Amerika'da saf kristal yataklarının bulunduğu tek yer, Meksika topraklarındaki Calaveras'tı ve burası Mayaların yaşadıkları yerlerden birisiydi. Öyleyse, kafatası nereden gelmişti?

Bilimsel testler yetersiz kalıyor..

İnsanlık Müzesi kayıtlarında, kafatasının 1898'de New York'taki ünlü mücevherci Tiffany'den 120 Pound'a satın alındığı yazıyor. Öteki kafatası ise Kanada'da bulunmakta, aralarında da farklar var. Gerek Hedges, "Anılar Kitabı"nda, gerekse de Anna sayısız kez kafatasının kendilerine ait olduğunu gizemli hikayesi ile beraber sayısız kez tekrarlamışlardı. Fakat, nedense Müzeler bunu bilmezliğe geliyordu. Aynen British Museum'un kayıtlarında gözüken, büyü ve dehşet evreninin en korkulu kitabı "Necronomicon" un müze yetkilileri tarafından reddedilmesi örneğinde olduğu gibi. Kristal uzmanı Frank Dorland, kafatasını alarak 7 yıl süreyle inceledi, eskiliğini anlamak için Hewlett-Packard Electronic'e ***ürdü ve kristal kafatasını osilatörlerde test ettirdi. Kafatasının eski olduğu kesindi ama binlerce yıllık olup olmadığı anlaşılamadı fakat en azından 300 yıllık olduğu kesindi. Öyleyse bu bir dinsel obje olabilirdi ve kimliği bilinmeyen bir grup rahip tarafından saklanmıştı. Belki, kehanet alanında kullanılıyordu, kristal küre örneği gibi. Sonuç olarak Dorland, Hedges'in kafatasını Orta Doğu'dan getirmiş olabileceğini ve Templar Şövalyeleri'ne ait olduğunu belirtti, Hedges galiba gerçeği saklıyordu.

Aslında bu iddia Mayalar'dan daha ilginçti. 1118'de Haçlı Seferleri döneminde kurulan Templar Tarikatı karanlık bir efsaneydi. Kara büyü, seksüel ayinler, İsa'nın reddi, cinlere tapmak gibi negatif konularla uğraştıkları için adeta lanetlenmişlerdi. Taptıkları kötülük gücünün adı ise Babhomet' ti ve bu güç bir kafatası ile simgeleniyordu. Dorland'ın yaklaşımı buydu ve Dorland kafatasıyla ilişki kurduktan sonra garipleşti. Garip çan sesleri duyuyordu, olağanüstü bir koro ilahiler söylüyordu ve kafatasının içine baktığında başka kafatasları, yüksek sarp dağlar, parmaklar ve yüzler görüyordu.

Şeytan Kilisesi'nin ziyareti..

Bütün bunlar doğru olmayabilir ama bir olay var ki, çok düşündürücü. San Francisco'daki ünlü Şeytan Kilisesi' nin lideri Anton LaVey kafatasını duyduktan sonra, Dorland'ı ziyaret ederek, kafatasının Şeytan tarafından yaratıldığını iddia etti. LaVey, evden ayrıldıktan sonra Dorland kafatasını bir kutuya koyarak dolaba sakladı. Gece yarısı Dorland çifti ve evde çalışan kadın garip seslerle uyandılar ama bir şey bulamadılar. Sabah kalktıklarında salonda bulunan bazı küçük eşyalar kaybolmuştu ve kristal kafatası sokak kapısının önünde duruyordu, dolaptan kapıya kadar olan mesafede kristal bir toz izi bırakmıştı. Gizem hala çözülemedi, kafatası da müzeye geri döndü.

"Morfik Titreşim", bilimsel bir terimdir, bilinçli içgüdüleri simgeler. Japonya'da Kojima Adası'ndaki maymunlar patatesleri denizde yıkamadan yemezler, bu bir tat güdüsüdür yani tuzlarlar. Zoolog Lyall Watson bu maymunlarla ilişkisi olmayan diğer adalardaki başka maymunların da aynı şeyi zamanla öğrendiklerini belirtiyor. Kristaller ve kristalizasyon konusunda ciddi bilimsel gelişmeler var. Belirtilenlere göre, kristaller organik yani bir tür canlı türü ve enerjiyi depolayabiliyorlar. Acaba öğrenebiliyor da olabilirler mi? Yani Kristal Kafatası, kısacası bilinçli bir cisim mi? Cevap belki çünkü kristal araştırmaları hala sürüyor. Gizem eninde sonunda çözülecek.

Kristal Kafatası'nın geçmişi bilinmiyor. Müze yetkilileri onun Aztekler'e ait olduğunu ve insan kurban edilen törenlerde kullanıldığını söylüyorlar. Ama bu da kanıtlanmış bir bilgi değil, bir tür geçiştirme. Kristal Kafatası, Londra'da "İnsanlık Müzesi"nde ışıltılar saçarak duruyor, gizemini açıklamaya hiç niyeti yok. Müzeden ayrılırken son bir kez daha baktım, sanki gülümseyerek geri çağırıyordu. Ne yalan söyleyeyim, oradan zor ayrıldım. Belki ben de okuduklarımdan etkilenmiştim ama ne olursa olsun İnsanoğlu tarafından yapılmış en güzel ve en gizemli cisimlerden birisi orada duruyor..
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
PARANORMAL OLAYLAR..
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Dünya'nın En Korkunç Suçlusu

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Zihin Okulu :: Paranormal - Spiritualizm :: Paranormal Olaylar & Deneyimler-
Buraya geçin: